Haksız Şikayet Nedeniyle Manevi Tazminat

Haksız Şikayet Nedeniyle Manevi Tazminat yargıtay kararları ıiığıda aşağıda anlatılmıştır.

HAKSIZ ŞİKAYET NEDENİYLE TAZMİNAT DAVASI NEREDE AÇILIR

Haksız şikayet nedeniyle manevi tazminat davasında,  dava konusunun değer ve miktarına bakılmaksızın malvarlığı haklarına ilişkin davalarla, şahıs varlığına ilişkin davalarda görevli mahkeme, aksine bir düzenleme bulunmadıkça asliye hukuk mahkemesidir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda ve diğer kanunlarda aksine düzenleme bulunmadıkça, asliye hukuk mahkemesi diğer dava ve işler bakımından da görevlidir.

Haksız şikayet nedeniyle manevi tazminat davasında, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkansız olduğu hallerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir. Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir. Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hallerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir.

Haksız Şikayet Nedeniyle Manevi Tazminat Davası Nasıl Açılır

Haksız şikayet nedeniyle manevi tazminat davasında, kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir.

Haksız şikayet nedeniyle manevi tazminat davasında Hakim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.

Yargıtay Kararı – Haksız Şikayet Nedeniyle Manevi Tazminat

YARGITAY KARARI : HAKSIZ ŞİKAYET NEDENİYLE TAZMİNAT DAVASI

T.C. YARGITAY Hukuk Genel Kurulu Esas:  2010/4-364 Karar: 2010/374 Karar Tarihi: 07.07.2010

TAZMİNAT DAVASI – MANEVİ TAZMİNAT İSTEMİ – DAVALININ ŞİKAYETİNİN HAKSIZ OLDUĞU – DAVACININ KİŞİLİK HAKLARININ ZEDELENDİĞİ  – DAVACI LEHİNE MANEVİ TAZMİNATA HÜKMEDİLMİŞ OLMASININ İSABETLİ OLUŞU

ÖZET: Dava, haksız şikayet nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Somut olayda davalının şikayetinin haksız olduğu, hak arama özgürlüğü içinde değerlendirilemeyeceği, bu özgürlüğün sınırlarının aşıldığı, bu haksız şikayet nedeniyle davacının kişilik haklarının zedelendiği ve hukuken korunmaya değer bulunan bu hakların üstün tutulması gerektiği; dolayısıyla da, şikayet hakkını kötüye kullanan davalıların davacının zararını tazmin yükümlülüğünde olduğu, sonucuna varılmıştır.

Somut olayda, davacılar ile davalının aynı köyde komşu oldukları, davacıların dava dışı erkek kardeşlerine davalının kızını istedikleri ancak, davalının kızını vermeyi kabul etmeyerek başka biriyle nişanlaması üzerine taraflar arasında husumet oluştuğu anlaşılmaktadır. Cumhuriyet Savcılığı’na 02.04.2004 günü açıklama yapan davalı, <…yaylada olduğu vakitte evinde hırsızlık olduğunu, altın ve paralarının çalındığını, kimseden şikayetçi olmadığını, suçluların bulunmasını…>; 30.05.2006 günlü şikayet dilekçesinde de; <…evine girenlerin Aykut Köken ve Altuğ Köken olduğundan büyük şüphe duyduğunu, tespit edilen parmak izlerinin bu şahıslara ait olup olmadığının tespit edilmesini…> istemiştir.

Dosyadaki bilgi ve belgelerden; yargılama sırasında tanık olarak dinlenen davalının kızı Seda Akyol’un; <…evin balkonunda bulunduğu sırada davacıların kendi aralarında yaptıkları şeklindeki konuşmayı duyduğu…> söylediği, davacıların ekonomik durumlarının iyi olmadığı halde hırsızlık olayından hemen sonra yeni bir ev yaptırarak ev eşyalarını yeniledikleri, davacıların annesinin koluna altın takarak dolaşmaya başladığı anlaşılmaktadır. Yerel mahkemece, hırsızlık olayından hemen sonra yaşanan bu olaylar nedeniyle duyulan şüphe üzerine şikayette bulunulduğu anlaşılan davalının yasal şikayet hakkını kullandığı sonucuna varılarak, istemin tümden reddine karar verilmesi gerekirken, şikayet dilekçesinde somut olaylar anlatılmadığı gerekçesiyle, davalının manevi tazminat ile sorumlu tutulmuş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir…>) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, haksız şikayetten kaynaklanan manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacılar, davalının 30.05.2006 tarihinde Osmaniye Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği dilekçede, davacıları hırsızlık iddiası ile suçladığını, şikayet dilekçesinde şeklinde beyanda bulunduğunu, yapılan soruşturma sonunda karar verildiğini, gözlem altında tutulduklarını, emniyette sorguya alındıklarını, parmak izi incelemesi ve buna benzer bir takım adli işlemler yapıldığını, şikayet hakkının bir hak olduğunu ancak bu hakkın davalı tarafından kötüye kullanıldığını, elinde hiç bir somut delil veya emare bulunmadan en ufak bir şüphe bile olmamasına rağmen davacılar hakkında şikayette bulunduğunu iddia ederek davacılar için ayrı ayrı manevi tazminata hükmedilmesini talep ve dava etmişlerdir.

Davalı, evinde meydana gelen hırsızlık nedeni ile Osmaniye Cumhuriyet Başsavcılığına davacılar hakkında şikayette bulunduğunu, davacıların suçsuz olduklarını bilerek rencide etmek amacı ile şikayette bulunmadığını, amacının suçu ihbar etmek olduğunu, sadece şüphelerini ifade ettiğini, talep edilen tazminat miktarının fahiş olduğunu savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Yerel mahkemece davanın kısmen kabulüne ilişkin olarak kurulan karar Özel Dairece yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; olayların gelişimi ve tanık beyanının şikayet hakkının kullanılmasında yeterli emare kabul edilip edilemeyeceği ve varılacak sonuca göre şikayetin haksız olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

Öncelikle belirtilmelidir ki, kişinin gerçek bir olguya dayanan iddiasını kısmen ya da tamamen doğrulayacak kanıtlara dayanarak (bu kanıtlar dava açılması ve mahkûmiyet için yeterli olmasa dahi) resmi mercilere başvurması ya da ceza davası açması uygulama ve doktrinde hukuka uygun bir davranış olarak kabul edilmekte ve bu davranış hak arama özgürlüğü kapsamında düşünülmektedir. Aksi görüşü kabul etmek, yani her ihbar ve şikayetin yapılabilmesini ve ceza davası açılabilmesini her halükarda mahkumiyet için yeterli delil ikamesine bağlı tutmak; özellikle delillerin takdiri sonucu beraat halinde de şikayetçi ya da davacıyı manevi tazminat tehdidi altında bırakmak, hak arama özgürlüğünü sınırlamak ve kişilik hakları karşısında bu özgürlüğü yok etmek olur. Böyle bir yorum, Medeni Kanun ve Anayasa’nın kişilik hak ve özgürlükleriyle güttüğü amaca ters düşer.

Kişinin Anayasa ile sağlanması amaçlanan özgürlük ortamında yaşaması, gelişme ve faaliyet göstermesi, ona verilmiş görevleri yerine getirebilmesi için gerekli olan özgürlükler, yasal yollardan kullanıldığı ölçüde kısıtlanamaz ve kimse bu özgürlüğü kullandığı için tazminatla sorumlu tutulamaz.Ayrıca hak arama özgürlüğü kapsamında bulunan şikayet hakkı ve kişilik hakları anayasal güvence altındadır. Bu iki hakkın karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin her iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemeyeceğinden, daha az üstün olan yararın, daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında, belirli koşullar çerçevesinde, korumasız kalması söz konusu olabilecektir. Zira, hak arama özgürlüğü, diğer özgürlüklerde de olduğu gibi sınırsız olmayıp, kişi salt başkasını zararlandırmak için bu hakkı kullanamaz. Bu hakkın hukuken korunabilmesi ve yerinde kullanıldığının kabul edilebilmesi için, hak arama özgürlüğünün sınırlarının aşılmaması, başkalarının kişilik değerlerine saldırı oluşturmaması gerekir.

Somut olayda, davacı, evinde 2004 yılı Nisan ayında meydana gelen hırsızlık olayı nedeniyle 02.05.2004 tarihinde şikayet dilekçesi vermiş; yapılan soruşturma sonucunda faillerin kimliğinin tespit edilememesi üzerine Cumhuriyet Başsavcılığınca 10.06.2004 gün ve 2004/3536 sayılı daimi arama kararı verilmiştir. Davalı bu kez 30.05.2006 tarihinde ikinci bir dilekçe vererek: <… şimdi ise evime giren ve ev eşyalarımı çalan kimselerin sanık olarak arz ettiğim Aykut ve Alptuğ Köken adındaki kimseler olduğundan büyük şüphe uyandığından haklarında şikayet dilekçesi vermek gereği hasıl oldu, polisin tespit ettiği parmak izlerinin sanıklara ait olup olmadığının tespiti ile haklarında yasal işlem yapılmasını saygılarımla arz ederim.> iddiasında bulunmuştur. Bunun üzerine olay yerinde bulunan parmak izleri ile karşılaştırma yapabilmek için 01.06.2006 tarihinde davacılara ait parmak izleri alınmıştır. Ekspertiz raporunda olay yerinde elde edilen parmak izi ile … ve ….. isimli şahısların on parmak izlerinin yapılan birebir mukayesesinde uyuşmadığı ve birbirine benzemediği tespit edilmiştir. Bu belirlemenin doğal sonucu olarak da davacılar hakkında Cumhuriyet Başsavcılığınca <…mesnet suçu işlediğini gösterir yeterli delil bulunmadığından> gerekçesiyle 5.5.2008 tarihinde karar verilmiştir.

Davalı, eldeki davadaki savunmasında, şikayetini haklı gösterecek emarenin delili olarak kızı olan tanık …l’un beyanına dayanmış; dinlenen tanık davalıyı doğrulamıştır. Mahkemece, yeminsiz dinlenen davalının kızı olan tanığın beyanı, davalının şüphesinin haklı olduğunu gösterecek somut bir olgu içermediği gerekçesi ile dikkate alınmamış; şikayetin haksız olduğu kanaatiyle tazminata hükmedilmiştir. Özel daire ise yukarıda belirtilen bozmada ifade edildiği üzere olayların gelişimini ve tanık beyanını şikayet hakkının kullanılmasında yeterli emare olarak kabul etmiştir. Hal böyle olunca, olayların gelişimi ve tanık ……l’un beyanının şikayet hakkının kullanılmasında yeterli emare olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir. Tanıklık takdiri bir delildir. Bu nedenle hakim tanıkların ifadeleri ile bağlı değildir; tanığın doğru söylemediğini başka delil ve belirtilerle anlarsa tanık ifadelerine aksi yönde karar verebilir. Fakat tanık ifadelerini serbestçe takdir ederken sadece hakimin vicdani kanaati yeterli olmayıp, hükümde bir tanığın ifadesinin neden kabul edildiğinin veya edilmediğinin belirtilmesi gerekir(Kuru/Arslan/Yılmaz, Medeni Usul Hukuku, Yetkin Yayınları, s. 396). Tanık …….l davalının kızı olup takdiren yeminsiz dinlenmiştir. Olay tarihinden sonra ilk kez eldeki dosyada beyanına başvurulmuştur. Hakim tarafından tanığın beyanı takdir edilmiş; gerekçesiyle kabul edilmemiştir.

Konutlarında meydana gelen ve bir miktar altın ve paranın çalınması ile neticelenen hırsızlık olayı sonrasında hiç ifade vermeyen tanığın olay tarihinden takriben 4 yıldan fazla bir süre sonra ortaya çıkıp beyanda bulunmasının hayatın olağan akşına uygun olduğunu kabul etmek imkanı yoktur. Ayrıca tanık beyanında <…beni davacıların abisi Kürşat’a istemişlerdi, bizde olumsuz cevap vermiş idik; bundan bahsedip iyi oldu kızlarını vermediler bizde altınlarını aldık…> şeklinde beyanda bulunmuş, özel dairece bu gelişmelerden dolayı taraflar arasında husumet bulunduğu kabul edilmiştir.

Ancak tanık beyanının alındığı celsede, beyandan hemen sonra davacılar vekili ise aksini iddia ederek <.. davacıların abisi Kürşat davalının kızı ile değil başka biri ile nişanlanınca davalılar bu şekilde ithamda bulunma gereği hissettiler…> demiştir. Buna göre tanık beyanı ile davacı vekilinin iddiası birbiri ile çelişmiş sabit olmayan bir durum ortaya çıkmıştır. Özel dairece davacıların kız isteme nedeniyle davalıya yönelik husumeti bulunduğuna yönelik kabulünün de davacı vekilinin iddiası karşısında sabit olmadığı anlaşılmaktadır. Kaldı ki sadece bir tanığın beyanının kural olarak hükme esas alınamayacağı da kuşkusuzdur. Hırsızlık suçu yüz kızartıcı suçlardan olup, toplum tarafından nefretle kınanan <şüyuu vukuundan beter> yani bir durumdur. Davacıların yaşadığı muhitte asılsız isnatlar nedeniyle karakola götürülmeleri, ifadelerinin ve parmak izlerinin alınması; bir takım adli işlemlere tabi tutulması, bu işlemlerden sonra takipsizlik kararı verilmiş olsa bile, davacıların kişilik haklarını zedeleyecek bir olgu olarak kabul edilmelidir.

Tüm bu olgular ve dosya içeriği göz önüne alındığında davalının şikayetinin haksız olduğu, hak arama özgürlüğü içinde değerlendirilemeyeceği, bu özgürlüğün sınırlarının aşıldığı, bu haksız şikayet nedeniyle davacının kişilik haklarının zedelendiği ve hukuken korunmaya değer bulunan bu hakların üstün tutulması gerektiği; dolayısıyla da, şikayet hakkını kötüye kullanan davalıların davacının zararını tazmin yükümlülüğünde olduğu, sonucuna varılmıştır. Açıklanan nedenlerle, yerel mahkemece, davacı lehine manevi tazminata hükmedilmiş olması usul ve yasaya uygun olup, direnme kararı yerindedir. Ne var ki, tazminat miktarına ilişkin temyiz itirazları Özel Dairesince incelenmediğinden, dosyanın bu inceleme yapılmak üzere Özel Dairesine gönderilmesi gerekir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle, direnme kararı yerinde olup, davalı vekilinin tazminat miktarına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 4.Hukuk Dairesine gönderilmesine, 07.07.2010 gününde oybirliği ile karar verildi.

YARGITAY KARARI : HAKSIZ ŞİKAYET NEDENİYLE TAZMİNAT DAVASI

T.C. YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİ ESAS NO. 1989/281 KARAR O. 1989/3471 KARAR TARİHİ. 13.4.1989

ÖZET KARAR: Oysa yukarda açıklandığı gibi * bir kişinin şikayet hakkını kötüye kullanmadığından söz edilmesi için onun şikayet olunanı kasten ve zararlandırmak amacıyla, diğer bir deyimle kin ve garezle hareket ettiğinin (etmediğinin olması gerekir ) gerçekleşmesi yeterli değildir. O kişinin böyle bir davranışta bulunması bir kastın varlığı dışında kusurlu bir davranış niteliğinde olsa bile ve derecesi de ağırsa, özellikle isnat olunan eylemin işlendiğine dair ortada hiç veya yeterli emare yoksa, şikayet hakkının kötüye kullanılmış olduğunun kabulü gerekir. Davalı zaptedilen sayaçtaki numaranın evinde özel defterinde kaydetmiş olduğu, kendi sayacının numarası ile aynı olduğunu ileri sürmesine karşılık satıcısının beyanına göre bu sayacın şikayet tarihinden birkaç ay önce davacıya satılan sayaç olduğu açıkça anlaşılmıştır. Öte yandan davalı ceza mahkemesine vermiş bulunduğu 11.12.1985 günlü dilekçesinde başlangıçtaki iddiasına aykırı olarak bu kez çalınan sayacın numarasının şikayet dilekçesinde yazdığı numara olmadığını ileri sürmek suretiyle çelişkiye düşmüştür. Bu dahi şikayetini yaparken bir emareye dayanmadığını göstermektedir. Bundan başka evli yakınlar arasındaki boşanma davasına konu olan geçimsizlik daha önceden çıkmış olduğundan davanın sonradan açılmış bulunması daha önce taraflar arasında husumet bulunmadığını göstermez. O halde olayda davalının kasta ve böyle olmasa bile ağır kusura dayanan bir davranışı bulunduğundan eylemin hukuka aykırı sayılması ve manevi tazminat olarak takdir olunacak bir miktar paranın tahsiline karar verilmesi gerekirken davanın reddine karar verilmiş olması bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın yukarıda gösterilen nedenlerle BOZULMASINA